5c3479ddae78491408d07e121.jpg
14/Eyl/2019

çok yalnızım, mutsuzum

göründüğüm gibi değilim aslında

karanlıklarda kaybolmuşum

bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır

aradıkça batıyorum karanlık kuyulara

kimse duymuyor çığlıklarımı

duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor

bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım

ümidimi yitirmişim

biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim

arakamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye

veda edeceğim..

 

Nilgün Marmara

 

Depresyon; kişinin fizyolojisi, biyokimyası, duyguları, düşünceleri ve davranışları dahil olmak üzere vücudun bütün olarak etkilendiği bir ruhsal bozukluktur. Kişinin kendisi, başkaları ve dış dünya hakkındaki düşünce ve duygularını etkileyebilmektedir.

Depresyon, kısa süreli sıkıntı, mutsuzluk, ümitsizlikten farklıdır. Depresyondaki mutsuzluk duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden keyif veren, hoşlanılan faaliyetlere ilgi kaybolması yaşanır. “İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor” cümlesi çok sık söylenir. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Diş fırçalamak, banyo yapmak, yemek yapmak, ev temizlemek, çocuklarla ilgilenmek, arkadaşlarla görüşmek, işlerini yürütmek, toplantılara katılmak… Depresyon, yaşamımızın önemli alanlarında bile, iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere bozulmalara yol açar. Depresyon o kadar kötü bir hal alabilir ki, kişi gelecekle ilgili ümitsizliğe kapılarak intiharı bile düşünebilir. Depresyondaki kişiler, böyle yaşamındaki önemli alanlarda isteksizlik yaşadıkları için kendilerini suçlayabilirler. “Daha önce neşeli, şen şakrak biriydim, şimdi kimseyi görmek istemiyorum. Çocuklarımla zaman geçirmek istemiyorum, dersleri ile ilgilenmiyorum, nedenini anlamıyorum kötü bir anneyim ben” gibi yorumlar yapabilirler.

Depresyon, kişiyi bu şekilde bir çok yönden etkileyebilir ve değişik ruhsal ve bedensel belirtilere yol açabilir. Amerikan Psikiyatri Birliği Tanı Kitabında depresyon tanı kriterleri şu şekildedir:

En az birisi depresif duygu durum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

  1. Depresif duygudurum
  2. İlgi ve haz Kaybı
  3. İştah-kilo değişikliği
  4. Uyku Bozukluğu (İnsomni-hipersomni)
  5. Psikomotor retardasyon-ajitasyon
  6. Yorgunluk-enerji kaybı
  7. Değersizlik veya aşırı veya uygunsuz suçluluk hisleri
  8. Dikkat toplamada güçlük-unutkanlık-karasızlık
  9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri, planı, girişimi

 

Bu belirtilerden en az beşinin görülmesi yanında, kişinin iş, aile, sosyal yaşamında önemli bozulmaların görülmesi gerekir. Ve bunların başka bir fizyolojik bir duruma ya da ilaca bağlı olmaması gerekir.

Bu şekilde depresyon belirtilerinin sizde de olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka psikiyatrik ve psikolojik destek almak gerekir. Depresyon önemli bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatrik destek, bulunduğunuz yerde bir psikiyatristle görüşüp yaşadığınız durumun depresyon olup olmadığına dair muayene olmanız, depresyon tanısı alırsanız verilen ilaçlarınızı düzenli olarak kullanmanız gerekir. Biyokimyasal bir sorun olması nedeniyle bu gereklidir. Bunun yanında depresyonla ilgili sizin nedenlerinizin ortaya konması, yaşamınızın yeniden düzenlenmesi, yaşadığınız ortamda bilinçli duygu, düşünce ve davranış değişiklikleri yaparak depresif duygu durumunuzun acilen normale dönmesi için profesyonel birpsikolog desteği ile uygun psikoterapi de almanız yerinde olacaktır.

Depresyonun tedavisi ile ilgili en iyi sonuç aldığımız psikoterapi yöntemi, Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bu terapi yöntemine göre, depresyonun sürmesinde biyolojik, çevresel, bilişsel ve davranışsal etkenler rol oynayabilir. Bilişsel Davranışçı kuram, bu alanlardan herhangi birinde gerçekleşen bir değişikliğin diğerlerini de etkilediğini öne sürer. Uyguladığımız terapi sürecinde bu alanların hepsine bakıyor oluruz.

 

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzm. Psk. Danışman/ Klinik Psikolog


m_APUjjt1.jpg
14/Eyl/2019

Panik Atağı Nedir?

Panik atağı, aniden başlayan ve hızla şiddetlenen, çoğu zaman şiddetli bir tehlike hissi veya sonunun geldiği düşüncesinin eşlik ettiği, belli bir başlangıcı ve sonu olan yoğun bir korku veya sıkıntı nöbetidir.

 

Panik atağı sırasında;

1) Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artım olması

2) Terleme

3) Titreme ya da sarsılma

4) Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları

5) Soluğun kesilmesi

6) Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

7) Bulantı ya karın ağrısı

8) Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

9) Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma)

10) Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkuları

11) Ölüm korkusu

12) Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)

13) Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları şeklinde ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden en az 4 belirti 10 dakika içinde ortaya çıkarsa kişi panik atağı geçiriyor denilebilir.

 

Panik Bozukluk Nedir?

Panik atağı, çeşitli klinik nedenlerle yaşanabilir. Ancak panik atağı, tek başına psikiyatrik bir hastalık ya da tanı değildir. Ataklardan en az birini en az bir ay (veya daha fazla) süreyle aşağıdakilerden biri veya ikisi izler:

  • Başka ataklarında olacağına veya atakların sonuçlarıyla (kalp krizi geçirme, kontrolünü kaybetme, çıldırma) ilgili olarak kalıcı kaygı veya endişe duyma;
  • Ataklarla ilişkili olarak belirgin uyum bozucu davranış değişikliği (panik ataktan kaçınmaya dönük davranışlar), bunlar agorafobik kaçınmayı da içerebilirler.

 

Belirtiler genellikle 10 dakika gibi bir sürede yoğunlaşarak doruk noktada sıkıntı verir sonra da genellikle yavaş yavaş azalır.

 

Panik atağı üç türde olabilir:

  1. Beklenmedik (spontan) ataklar,
  2. Duruma bağlı ataklar: atak hemen her zaman belli bir ortamda ortaya çıkmaktadır (Köpek, sosyal bir ortam gibi),
  3. Durumsal eğilimli ataklar: Bazı durumlara girildiğinde atak geçirilmekle birlikte bu tür durumlarda her zaman atak olmamaktır (Çoğunlukla arabada panik atak geçirme gibi)

 

Panik Bozukluk Nasıl Gelişir?

İlk panik atağı yaşandıktan sonra, bu tehlikeli bulunur, yaşamın son bulacağına dair yorumlanır ve sürekli panik atağı geçirmemek için önlemler alınır ve beden takibe alınırsa panik bozukluk gelişebilmektedir.

 

Panik Bozukluk Tedavisi?

Psikoterapi, özel olarak panik odaklı Bilişsel Davranışçı Terapi ve ilaçların her ikisinin de panik bozukluk için etkili tedaviler olduğu gösterilmiştir. Panik bozukluk için Bilişsel Davranışçı Terapi’nin etkinliği kapsamlı ve yüksek kalitede verilerle desteklenmiştir.

 

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman/ Klinik Psikolog


aldatma2.jpg
14/Eyl/2019

Hiçbir ilişki, bitmek üzere ya da ihanet edilmek üzere kurulmuyor. Aşkla, romantizmle, tutkuyla başlıyor çoğu evlilik. Birlikte olmak, paylaşabilmek, bir olabilmek, eğlenebilmek, birlikte büyüyebilmek, birlikte yaşlanabilmek, çoğalıp çoluk çocuk sahibi olabilmek… hangi nedenlerle bir araya gelirseniz gelin, iyi niyetlerle ve mutlulukla evleniyor çoğu çift. Sonra ne oluyor da işler değişiyor? Güzel duyguların yerini nasıl oluyor da öfke, nefret alıyor? Güzel sevgi sözlerinin yerini alan aşağılayıcı, suçlayıcı cümleler nasıl oluyor da sarf ediliyor ağızlardan? Sonra gizli bir mesajla, bir resimle başka bir kadının ya da adamın sizin yerinizi aldığını öğrendiğiniz o büyük travma!!

Aldatmayla ilgili yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, aldatmanın tek bir nedeni yok. Aldatma/aldatılmaya doğru çiftin ilişkisinde gözlenebilen bazı adımların olduğunu söyleyen Psikolog John Gottman, Rusbult ve Glass’ın ortaya koyduğu adımları okuyor olacaksınız yazımda.

Aldatmaya giden en önemli ve ilk adım, belki de yaşanan pek çok kavganın ve sorunun ardından ya da iletişimsizliğin ardından eşini hoş olmayacak şekilde yargılayarak, gerçek ya da hayali alternatiflerle karşılaştırmaya başlamak. “Başka biriyle daha mutlu olurdum.”, “Daha iyilerine layığım.” düşünceleri bir virüs gibi kişinin aklına girmeye başlıyor. Belki de bu virüsün farkında bile olmadan.

Güçlü ilişkilerde bireyler, eşinin ihtiyaç duyduğu ve bağ kurmaya çalıştığı anları/girişimleri fark ederler ve bu yönelmeye karşılık verirler. Sohbet etmek, şakalaşmak, yakınlık kurmak ya da destek olmak gibi… Çiftler birbirine yönelmemeye ya da karşıt yönelmeye başlıyor, bağ kurma zayıflıyor. Aynı evde iki yabancı olmaya başlıyorlar. Aralarında duygusal bir mesafe oluşuyor. “İhtiyacım olduğunda yanımda yoktu.”…

Olumsuz durumlarda daha fazla taşma yaşanıyor, çatışmalar daha çetin yaşanıyor, patlamalar yaşanabiliyor. Çatışmalar içselleştiriliyor ve onarma çabaları işe yaramıyor.

Evlilik terapisi, olumsuz duyguların da uygun bir şekilde ifade edilmesini öğrettiğimiz bir süreç. Evliliklerde duyguları bastırma, yok sayma oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor çünkü. Çift, birbirinden vazgeçmeye başlayabiliyor. Aldatma/aldatılma öncesi süreçte, çiftler olumsuz duyguları ifade etmemeye başlayabiliyor. İç dünyasını, duygularını anlatmama başlıyor. “Çok üzüldüm, kırıldım, çok kızgınım gibi…” olumsuz duyguların, olumlu duygular kadar ifade edilmesine ihtiyaç var ilişkilerde.

İlişkiye duygusal yatırım, birbiriyle ilgilenme, beğeniyi ifade etme, ortak anlam ve ritüellerin sürdürülmesi ile mümkün. Bu olmadığında aldatma sürecine bir adım daha yaklaşmaya neden olabiliyor.

İhtiyaçların karşılanması konusunda eşine güven azalabiliyor. Çiftler birbiri ya da ilişkileri için daha az özveride bulunmaya başlıyorlar. Eşinden çok başkalarıyla, köken ailesi, arkadaşları ile paylaşım ve boş zaman geçirilmeye başlanıyor. Bazen eşini diğerine kötüleme başlıyor ve “biz”in hikayesi zarar görüyor ve olumsuza dönüyor.

“Sevgiyle yüceltmek” yerine “değersizleştirmek”, aşağılamak, eleştirmek başlıyor. Derin kırgınlıklar oluşuyor. Dolayısıyla yalnızlık, yalnızlaşma artıyor. İlişki yararına düşünceler azalırken, ilişki karşıtı düşünceler artıyor. Başka ilişkilere açık olma hali başlıyor. Evliliğinde olmayanı başka yerde arama başlayabiliyor. Masum gizli ilişkiler oluşmaya başlayabiliyor. Bu aşamada, sadakatsizlik konusunda yaptığı araştırmalarla dünyanın önde gelen psikoloğu Shirley Glass, eşler arasında bir perdenin çekildiğini ifade ediyor. Her geçen gün, eşinden daha fazla sır saklanıyor, kandırmalar artıyor. Bir süre sonra onarım ve doğru müdahaleler olmazsa, aktif aldatma başlayabiliyor, sınırlar aşılıyor ve evlilik sözleşmesine aykırı olarak bir diğeriyle ilişki yaşanmaya başlayabiliyor.

Aldatma/aldatılma, her iki taraf için de derin bir travmadır. Tıpkı depremin ardından yaşanan duygusal, bilişsel, sosyal, bedensel yıkım gibidir. Deprem atlatılsa dahi, sıklıkla akıldan çıkmayacak, tekrar tekrar depreme dair düşünce ve görüntüler zihinleri haraplayacak,  ve tekrar yaşanacağına dair korkulu bir bekleyişe neden olacaktır. Oldukça zor…

Araştırma sonuçlarına, klinik ve sosyal psikolojinin laboratuar çalışmalarına göre genellikle aldatma/aldatılma öncesinde bu şekilde bir süreç yaşandığı ortaya konmuş. Elbette tüm ilişkilerde süreç aynen bu şekilde yaşanmayabilir. Ancak giderek kopmalar yaşanan bir ilişkide mutlaka bu durumun farkında olunması ve eşlerin sorunlarını uygun bir şekilde konuşmaya çalışması, olumlu ya da olumsuz duyguların paylaşılması, anlamaya ve dinlemeye odaklanılması, birlikte ortak anlam, roller ve ritüeller oluşturulması gerekir. Karşılıklı olumlu duyguların yaşandığı bir ilişkide de aldatma yaşanıyorsa, sanıyorum o kişinin karakteriyle, değer yargılarıyla ilgili bir durum olacaktır. Unutulmaması gereken bir şey var ki; tek bir aldatma ile bile eşle aralarındaki bağda derin yaralar açılıyor. Kaybettirdiği şey çok büyük ve değerli… Telafisi çok zor…

Tüm bu sıkıntılı ve travmatik zor sürecin ardından yüz güldürücü bir haber de, çiftlerin aldatmayı çok zor da olsa atlatabildiklerini, haraplanan güven ve bağlılığın yeniden kurulabildiğini ve ilişkilerini yeniden yapılandırabildiklerini biliyoruz. Ancak profesyonel bir destekle…

Güzide TÜRKYILMAZ

Klinik Psikolog


12073621.jpg
14/Eyl/2019

Uzun bir tatilin ardından, Pazartesi günü okullar açılıyor.

Ben de çocuğunu ilk kez ilkokula gönderen bir anne olarak, her anne baba gibi tatlı bir heyecan içindeyim. Çocuğum okuma yazmayı öğrenecek, yıllardır kendisine okuduğum “Kırmızı başlıklı kız” hikayesini kendisi okuyabilecek. Sanki anaokulu şaka gibiydi de, bu gerçek. Artık, yaşamın sorumlulukları ve zorluklarını üzerine alma vakti geldi gibi. Büyüdü gibi sanki küçük kızım… Artık yıllar göz açıp kapayana kadar hızlıca geçecek ve bir de bakmışım ki üniversiteye başlamış. Böylesine bir duygusal heyecan işte…

Güzel bir yıl olmasını ümit ediyorum; biz anne babalar, sevgili çocuklarımız ve değerli öğretmenlerimiz için. Hem duygularımı paylaşmak hem de anne babalar olarak nelere dikkat edelim ki, her şey en güzel haliyle yaşanabilsin diye yazma ihtiyacındayım bu yazımı. Sorunlar olacaktır elbette. Ancak bu sorunların çoğu; öğretmen, okul ve aile iş birliği ile kolayca çözülebilir türden olacaktır. Bir de sizinle paylaşacağım bazı ayrıntılara dikkat edersek, belki bu sorunlar ortaya çıkmadan önleme imkanı elde etmiş olacağız.

Biz anne babalar olarak çocuklarımız üzerinde çok fazla etkiliyiz. Bunun öncelikle farkında olmamıza ihtiyaç var. Kendi kaygılarımızı aynen aktarıyoruz çocuklarımıza. “Ben hiç kaygılarımı belli etmiyorum” desek de, bu mümkün değil. Söylediğimiz her söz, gözlerimizdeki her bakış, yüz ifademizdeki her değişim çocuklarımızı etkiliyor. Bunu bilmeliyiz öncelikle.

Ben kaygılı çocuk değil, kaygılı anne baba olduğunu görüyorum her zaman. Bu nedenle, bizim kendi kaygılarımızı azaltmak için nelere dikkat etmemiz gerektiğine bir bakalım:

  • Özellikle 1. Sınıfa başlayan çocuklarımızın anne babaları olarak, çocuğumuzun çocukluğu bitti sanmayalım lütfen. O hala bir çocuk; oynamaya, koşmaya devam edecek. Bu onların ihtiyacı. Okul başladı diye, hayat bitmedi. Daha bugün bir anne ile görüşmemde temel sorunun bu olduğunu gördüm ve paylaştım. sınıfta en önemli husus, çocuğun okulu ve okumayı sevmesidir. Temel hedefimiz bu olmalıdır. Sayfalarca ödevin çocuğu bunaltmaktan başka bir etkisi yoktur. Küçük tekrarlar ve seviyesine uygun hikaye okumaları yeterli olacaktır.
  • Okula yeni başlayan 1. sınıf çocuklarımızın anne-babaları olarak, çocuklarımızın kendine özgü özelliklerinin olduğunu, hazır bulunuşluklarının (kas gelişimi, zihinsel gelişim, duygusal gelişim) farklı olduğunu, her çocuğun vakti zamanının farklı olduğunu bilmemiz çok önemlidir. Çocuklarımızı sınıf arkadaşları ile karşılaştırmamak, abla- ağabeyleri ile karşılaştırmamak, onları örnek göstermemek çok önemlidir.
  • Çocuğumuzu okula başlayacağına dair duygusal olarak hazırlanmalıyız. “Artık okul başlıyor, yaz tatilinden biraz daha farklı bir yaşam düzenimiz olacak. Daha erken yatıp daha erken kalkacağız. Bilgisayar-televizyon-tablet-telefona yaz tatilinden daha az zaman ayıracaksın. Bunları yine oynayacaksın, televizyon da izleyeceksin ama hem derslerini hem bunları nasıl planlayabiliriz?” diye birlikte zaman ve kurallar belirlenmelidir. Bu kurallar çok beklenmedik bir sorun olmadıkça bozulmamalıdır.
  • Okul alışverişleri birlikte keyifle yapılmalı. Çocuğun heyecanına, mutluluğuna ortak olunmalıdır.
  • Okulla ilgili neler hissettikleri, ne düşündükleri sorulmalı, sohbet edilmeli ve kaygılı çocuklar cesaretlendirilmelidir.
  • Çocuğun gözü korkutulmamalı. ‘Bak yaramazlık yaparsan, öğretmenin kızar’ gibi… Öğretmeni hakkında olumsuz yorum hiçbir zaman yapılmamalıdır.
  • Çocuğumuz çok abartılı beklentiler içine de sokulmamalı. ‘Çok eğleneceksin’, ‘Bir sürü arkadaşın olacak’ gibi…
  • Yeni şeyler öğreneceği, arkadaşlar edineceği ve bunları kurallar doğrultusunda yapacağı anlatılmalı.
  • Giyinmesi, çantasını taşıması, beslenmesi gibi sorumluluklar çocuğa verilmeli.
  • Ödevleri savaşlara dönüştürmemeliyiz. Ödev, çocuğun sorumluluğudur, anne-babanın değil. ‘Ders çalış’, ‘Ödev yap’ denmemeli sürekli. Ödevini ve sorumluluklarını kendisi için değil, bizim için yaptıklarını sanmaları çok acı oluyor. Bu konuda kararlı ve istekli olmalıyız. Birkaç gün sabredip, üçüncü gün patlamak işe yarayan bir çözüm değil.
  • Sınavlara hazırlanan öğrencileri yoğun bir yıl bekliyor. Onlara başarılar diliyorum. Sınavı yaşamın anlamı, tek çaresi olarak görmeyip iyi bir lise ya da üniversite için fırsat olarak değerlendirmeliler. Ailelerin beklentilerini çocuklarına göre yeniden değerlendirmeleri, baskıdan kaçınmaları gerekir.
  • Çocuklarımızın dikkat etmeleri gereken şeyler; düzenli olarak her gün mutlaka çalışmaları, emeklerine güvenmeleri ve beklentilerinin emekleri doğrultusunda olması gerektiğidir.

Anne babalar olarak, çocuklarımıza kolaylaştırıcı olalım, yönlendirici değil. Onların da duyguları, hayalleri, düşünceleri ve kendine özgü davranışları olmalı. Her davranışlarını bizim istediğimiz gibi yapmayacaklar. Ki yapmamalılar… Kendilerine yeten bireyler olabilmeleri, onları ne kadar erken yaştan birey olarak görmemize bağlı. Bize fikirlerini rahatlıkla söyleyebilmeliler, “Hayır” diyebilmeliler ki, dışarıda da bunu söyleyebilsinler.

Çocuklarımızı bütün olarak görmeye, anlamaya çalışmalıyız; sadece davranışlarına odaklanmayalım. Duyguları, düşünceleri ve hayalleri var onların… “Kendisinin dışında neleri önemsiyor?” bunları anlaması için fırsat verelim. Çocuğumuzu sadece davranıştan ve sonuçtan ibaret görürsek; not, puan, başarı, sıralama odaklı oluruz. Akademik başarıya takılıp çocuklarımızın bütünlüğünü gözden kaçırmayalım. Her çocuk eşsiz ve özel. Onların ilgili ve yetenekli oldukları alanları bulmaya çalışıp destekleyebiliriz.

Kendi gerçekleştiremediklerimizi onların gerçekleştirmeleri için hayatlarını esir almayalım. Hayat onların… Biz, bize verilen emanete sahip çıkalım yeter.

Son olarak; kendimiz teknolojinin esiri olmak yerine, çocuklarımıza gerçekten anlamlı ve değerli zamanlar ayırmak, paylaşmak, anı biriktirmek en önemli detaylar. Çünkü ileride yaşlandığımızda, aklımızda kalan bunlar olacak…

Değerli anne babalar, öğretmen arkadaşlarım ve sevgili öğrencilerimiz, yeni eğitim öğretim yılının hepimiz için hayırla başlamasını ve sürmesini diliyorum. Sevgiyle…

 

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman


24b43468-45f5-4df0-be45-deb9ceb5abd01.jpg
14/Eyl/2019

Okul öncesi dönem, 3-6 yaşlar arasını kapsar. Çocuklar yıllar geçtikçe bedensel, zihinsel, sosyal, psikolojik yönlerden gelişme gösterir ve büyürler. Her çocuk birbirinden farklı şekillerde gelişim gösterir. Sizler de farkındasınız ki, bir çocuğumuz diğeri ile aynı değil. Hem doğuştan getirilen özellikler, hem de dış uyarıcılar (doğum öncesi-sırası-sonrası) farklıdır. Hem zaten bizler de aynı kalmıyoruz ki. Bizler de anne-baba olarak büyüyor ve gelişiyoruz. İlk çocuğumuzu büyütürken en cahil, tecrübesiz halimizle anne-babalık yaparken, hatta yapamazken; diğer çocuğumuzda ya da çocuklarımızda her geçen zamanda daha bilinçli ve olgun davranıyoruz. Çocuklarımız da bizim bu büyüme evrelerimizden fazlasıyla nasibini alıyorlar. “İlk çocuğu çok dövdüm de hocam, buna kıyamıyorum” diyen velime, “Yanlışlarımız ve hatalarımızla büyüyoruz elbette, kendinizi affedin. Şimdi önümüze bakalım.” diyebiliyorum sadece. Şimdi de aynı şeyi söylüyor, bu dönemdeki çocuğunuza olabildiğince odaklanın diyorum. Bu dönem, çok önemli bir süreç çocuğunuz için. Çünkü 0-6 yaş döneminde, kişinin gelişiminin temel taşlarının oluşturulduğu, zihinsel gelişimin çok önemli bir kısmının tamamlandığı araştırmacılarca ortaya konmuş durumda. Aşağıda sıraladığım kısa ama önemli tavsiyeleri olabildiğince yapalım ki; kendine güvenen, kendini ve ailesini seven, sorumluluk sahibi, ayakları üzerinde durabilen, çalışkan, geleceğe umutla bakan çocuklar yetiştirebilelim.

  • Çocuklarımızı sevelim, sevgimizi göstermekten korkmayalım,
  • İyi gözlemci olalım,
  • İhtiyaçlarına duyarlı olalım (duygusal, sosyal, zihinsel, bedensel olarak),
  • Dinleyelim,
  • Düşüncelerine saygı duyalım,
  • Düşünce ve duygularına değer verelim,
  • Hatalarını sakin bir şekilde konuşarak, doğruları diretmeden, nedenleriyle anlatmaya çalışalım,
  • Birlikte kurallar koyalım, kurallara sadık kalalım,
  • Yapabileceği sorumluluklar verelim,
  • En önemlisi de BUNLARI HER GÜN YAPALIMJ

Kolaylıklar Diliyorum. Sevgiyle kalın…                                   Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman


cocugu-sevmek-18161.jpg
14/Eyl/2019

Yetişkinler, Gençler, Çocuklar Huzurla Gülsün Diye…

Yıllardır çocuklar, gençler ve yetişkinlerle çalışıyorum. Sayısız bireysel terapiler, evlilik terapileri, cinsel terapiler yaptım. Pek çok klinik vaka ile çalıştım. Yaşanan sorunların temelinde hep ortak bir noktaya vardım. Onaylanma ihtiyacı…

Kaygı bozuklukları, takıntılar, fobiler, depresyon gibi klinik rahatsızlıklar; çocuklarda saldırganlık, tırnak yeme, alt ıslatma gibi davranış ve uyum bozuklukları; gençlerde ergenlik dönemi sorunları, sınav ve gelecek kaygısı; evliliklerde yaşanan iletişim problemleri, cinsel problemler vb. Hep bir fark edilme, duyulma, güvenilme, değer görme, sevilme, saygıya değer bulunma, onaylanma ihtiyacının giderilmemesinden kaynaklı. Bunlar sadece birer sonuç aslında.

Üstümüze giydiğimiz elbiseden, bir topluluk içinde ağzımızdan çıkan cümlelere kadar, “başkalarının üzerindeki etkimiz” ekseninde dönen bir hayatın içindeyiz. İnsan sosyal bir varlık, dolayısıyla kendini sadece kendi yaşam alanı çerçevesinde değil, toplum içinde sahip olduğu yer ile birlikte algılıyor. Kendini doğru ifade edebilmek, iyi iletişim becerilerine sahip olmak bu sosyal yaşam içinde hayatta kalabilmek için çoğu zaman yeterli oluyor.

Başkasının gözündeki yerimiz, “toplum içinde ayakta kalabilmek” açısından bu biçimde tarif edildiğinde; son derece masum ve yaşamsal ihtiyaç gibi görünse de, ruh sağlığı açısından tehlikeli bölge ile arasında son derece şeffaf bir sınır bulunuyor. Başkalarının gözünde kim olduğumuz, nasıl algılandığımız yaşamın hedefi olursa, iş kontrolden çıkıyor. Ben buna “başkaları ne der hapishanesi” diyorum.

Önce Kendi Varlığını Kabul Et, Onayla…

Şöyle bir profil düşünün: Birilerinin size “harika” demesi size müthiş bir yaşam enerjisi verirken, etrafınızdan kendinizle ilgili olumsuz bir yorum duyduğunuzda karalar bağlıyorsunuz. Bir iş yaptığınızda birilerinden “bu iyi olmuş” cümlesi duymazsanız bir yanınızı eksik hissediyorsunuz, becerilerinizden şüphe duyuyorsunuz… İşte “onay ihtiyacı” başlığı altında toplayabileceğimiz bu tip durumlar, modern insanın üzerindeki stresin en büyük kaynaklarından birisi.

Peki, bir insan neden sürekli onaylanma ihtiyacı duyar? Ne kadar onay beklemek normaldir ve hangi durumlar kontrolden çıktığımızın göstergesidir? Kendinden şüphe eden, başkalarının “evet”ine ihtiyaç duyan yapıdaki karakteri oluşturan taşlar nerede aramalıdır? Öncelikle bu sürecin çocukluktan başladığını vurgulamak önemli.

Şöyle bir düşünün. Kendi çocukluğunuzu, anne babanızı ya da bakımınızı üstlenen ebeveynlerinizi, ilişkilerinizi, onların birbiriyle ilişkilerini düşünün. Bir danışanımla terapiye başladığımda; öncelikle çocukluk ve gençlik öykülerini alırım. Bugünkü duyguları, bakış açıları, yorumları, dolayısıyla davranışlarının temeli o günlerde atıldı çünkü. Bu soruyu ilk sorduğumda “İyiydi ilişkilerimiz, annem babamla sorunum yok” deseler de; ayrıntılara girdiğimizde her şeyin temelinin o günlerdeki travmalarına dayandığını fark ederler. Yaşamları boyunca kendilerini onaylamayan ebeveynlerinden onay beklediklerini, hep bu eksikliği tamamlamaya çalıştıklarını fark ederler. Siz de bir düşünün…

Anne-babaların çocuğun davranışlarına olan tepki biçimleri, sözleri, dokunuşu, beden dili, ses tonu, mesafesi, gözlerindeki ima; yetişkinlik döneminde kişinin büyük özgüven eksikliğine sahip olmasına yol açıyor. Anne-baba, çocuk için fevkalade önemli birer aynadır. Bir düşünün…

Peki ne yapmalı? Olumsuza odaklı, eleştirel ya da başımıza bir hal gelecek diye sürekli korumacı ve müdahaleci davranmış ebeveyniniz sizin bundan nasıl etkilediğinizden haberdar mıydı? Kendisi de yaşamını onay alma çabasıyla geçirmemiş mi zaten? Ne biliyorsa onu uygulamamış mı? Daha iyisini, doğrusunu bilse bunu yapmaz mıydı? İşte döngünün kırıldığı nokta budur! Ebeveyn olarak biz neyi doğru biliyorsak, onu yaptığımız gibi ve çocuklarımıza “senin iyiliğin için” diyorsak; bizim ebeveynimiz de aynısını yaptı. Her şey bizim iyiliğimiz içindi. Onlara kızgınlık, kırgınlık yaşamanın gereği var mı şu aşamada? Bırakın gitsinler! Sizin artık kendinizi onaylama zamanınız gelmiştir. Sen kendi varlığını, değerini, önemini, biricikliğini fark et. Başka da kimseden bunu bekleme!! Bunu yaptığınız an, özgürsünüz ve kendi hayatınızı yaşamaya başlamışsınız demektir.

Şimdi Çocuğumu Onaylama Vakti…

Durum böyleyken, artık çocuklarınızın onaylanmasının ne kadar önemli olduğunu kavramış olmalısınız. Onlar da bu çetin “kendine kavuşma savaşını” veriyorlar şuan.. Sen duy! Sen onayla çocuğunu! Onun farklı bir birey olduğunu kabul et! Kendi yapamadıklarını ona empoze etmeye çalışma! Tutturmuşuz dersler, başarı başarı. Önce sen başar! Çocuğuna “Ne yaparsan yap seni seviyorum. Benim tepkim olumsuz davranışlarına” mesajını ilet. Bunu unuttuğumuz için çocuklarımız, bizim onları istediğimiz gibi olmazlarsa, sevmediğimizi düşünüyorlar. Kendisiyle barışık, kendi değerinin farkında, hem olumlu hem olumsuz özellikleriyle kendini olduğu gibi kabul edebilen, değişimin ancak bu şekilde mümkün olabildiğini görebilen çocuklar yetiştir…

“Bir öğretmen, bir çocuğun elinden tuttu, onunla ilgilendi ve çocuk tamamen değişti.” hikâyesini bilirsiniz. Tıpkı “Her Çocuk Özeldir” filminde olduğu gibi. Tavsiye ederim izlemenizi. Bir çocuk vardır; yaramaz, sorumsuz, ders çalışmaz, özel öğrenme güçlüğü olan bir çocuk. Ailesi onu duymaz, anlamaz, onaylamaz ve çocuk hep örselenir. Bir öğretmen gelir ve çocuğu duyar, önemser, değer verir, onu önce onaylar, olduğu gibi kabul eder. Çocuğu değiştirmeye çalışmaz. Eleştirmez, suçlamaz. Yeteneklerini fark eder ve onları destekler. Ve nasıl oluyorsa çocuk değişir. Rahatlar, iç huzura kavuşur ve yaşamı anlam kazanır. Bu sadece filmlerde bir kurgudan ibaret midir? Bunun gerçek yaşamda yapılabildiğini görmüş ya da duymuş olmalısınız. Sihirli cümle nedir? “Öğretmen çocuğu onayladı!!”

“İyi de hocam, benim çocuğumun yaptığı iyi bir şey yok ki! Herkesin tepkisini çekmeyi başarıyor. Okulda, serviste, akrabaların evinde… Artık insan içine çıkmak istemiyorum. Benden nefret ediyor biliyorum. Beni mutsuz etmek için elinden geleni yapıyor. Bıktım artık. Kendi çocuğumdan bıktım…” Bu cümleler, daha dün bir ebeveynin ağzından gözyaşlarıyla döküldü.. Üzülmemek elde değil. Bir anne olarak, başka bir annenin bu kadar acı çekmesine mi üzülmeli, yoksa çocuğuna bu kadar yabancılaşmasına mı, yoksa çocuğunun ihtiyaçlarının farkında olmamasına mı? Bilemedim… “Çocuğunuzun güzel özelliklerini sayabilir misiniz?” dediğimde; durdu, gülmeye başladı. Bilmem dedi… Burası sözün bittiği yer sanırım…

Kendisine ödev verdim. “Çocuğunuzun yaptığı olumsuz davranışları görmeyin. Eleştirmeyin, suçlamayın, hakaret etmeyin, dövmeyin. Her gün çocuğunuzda övebileceğiniz üç tane davranış gözlemleyin. Gördüğünüz an, memnuniyetinizi, onayınızı iletin… 2 hafta sonra tekrar gelin.” Bu şekilde, hayatını kendine ve çocuğuna işkence haline çeviren ne kadar çok ebeveyne yardımcı olduğumu hatırlamıyorum. Çok basit aslında değil mi? “Olumsuzu değil olumluya odaklan ve geri bildirim ver” Şifre bu!!

Onaylamak derken; yaramazlığı, kötü davranışları, kötü sözleri onaylamaktan bahsetmediğimi anlamış olmalısınız. Herkesin güzel yaptığı şeyler vardır. Bunları görmeyip, zaten yapması gereken bu derseniz ve sadece hatalar üzerinde durursanız, çocuğunuz güzel yaptığı şeylerden de vazgeçer. Stresli olur, atarlanır, saldırganlaşır, kaygı ve korkuları olur, depresyona girer, yaşamının anlamını yitirir, yalnızlaşır. Neredeyse bir hiçliğe düşerler; bu hiçlik çoğu kez depresyonun çekirdeğini oluşturur. Kara deliğe benzer bu hiçlik hissi sonucunda; ölçüsüz alışveriş, rastgele seks, alkol, madde kullanımı, oburluk, aileye yüz çevirme, yine ölçüsüz bir dış görünüş tutkusu, bu kara deliğin acısına tahammül etmek için farkına varmadan seçilen başa çıkma, avunma yöntemleridir. Hangisinin seçildiği ise yakın çevre, popüler kültürün sunduğu modeller, medya figürleri, akran gruplarının normları gibi unsurlara bağlıdır.

Hiçbir Şey İçin Geç Değil!

Anne babalarımız gibi, idealimizdeki çocuğu yetiştirmeye değil, dünyaya getirdiğimiz bu savunmasız varlığı, olduğu gibi kabul edip güzelliklerine güzellik katmayı hedefleyelim. Açmamış tomurcukların laleler, karanfiller, güller, papatyalar, menekşeler olmasına yardım edelim, destekleyelim. İlla gül olacak diye ısrar etmeyelim.. ÇOCUKLARIMIZI KOŞULSUZ SEVELİM!

Tüm çocuklarımızın kendi içindeki cevherle, güzellikle yaşayabilmesi dileğiyle… Sevgiler…

Güzide TÜRKYILMAZ

 


bebekler-oyun-oynuyor1-1200x550.jpg
14/Eyl/2019

İletişim iki kişi arasındaki mesaj alışverişidir. Alışveriş, bildiğiniz gibi iki yönlüdür ve her konuşma iletişim değildir. Örneğin; anne-babalar çocuklarına emirler verip onların bu emirler karşısındaki tepki ve davranışlarıyla ilgilenmezlerse burada bir iletişim yoktur.

Gerçek bir iletişim içinde, konuşulanları anlama ve düşünülenleri söyleme vardır.

Çocuklarla iyi bir iletişim kurabilmek, anne-babalar için önemli bir beceridir. Çocukları ile etkili bir iletişim ve pozitif bir ilişki kurabilen anne-babalar, anne-baba olmaktan daha fazla keyif alabilirler. Çocuklarını daha çok tanıma ve her yönden doğru ve uygun bir şekilde yönlendirme imkânı elde ederler. Problemleri çok daha çabuk ve en önemlisi etkili bir şekilde çözerler. Anne-babaları ile iyi ilişki içinde olan çocukların, kendilerine güven duyguları gelişir; kişiler arası ilişkilerde karşılıklı saygı duymayı öğrenirler.

Çocuklarla iyi iletişim kurmak, her zaman kolayca ulaşılabilen bir hedef değildir. Ancak doğru iletişim yollarını kullanırsak, emin olun ulaşılamayan çocuk yoktur. Öte yandan iletişimin etkili olabilmesi ortama da bağlıdır. İyi bir iletişim için anne ve babalar sakin ve huzurlu bir ortam hazırlamalıdırlar.

Etkili iletişim için yapılması gerekenler:

  • Çocuğunuzu göz teması kurarak dinleyin.
  • Çocuğunuzu dikkatli ve nazik bir şekilde dinleyin.
  • Çocuğunuz konuşurken sözünü kesmeyin.
  • Çocuğunuz konuşurken vereceğiniz cevabı hazırlamakla meşgul olmayın.
  • Çocuğunuz konuşmasını bitirip sizden cevap isteyene kadar, düşüncenizi söylemeyi erteleyin.
  • Çocuğunuzun, ihtiyacı olduğunda onun yanında olacağınızı bilmesine izin verin.
  • Çocuğunuz sizinle konuşmak istediğinde, işinizi bırakın, televizyonu kapatın ve dinlemeye hazır olun.
  • Çocuğunuz size önemli bir şey anlatmaya çalışırken telefon konuşması yapmaktan kaçının.
  • Başkalarının yanında çocuğunuzu eleştirmeniz ya da uyarmanız, çocuğunuzun size gücenmesine ve kızgınlık duygularına neden olabilir ve size olan güven duygusunu zedeleyebilir. Çocuğunuzla konuşurken, gerekmiyorsa başkalarını konuşmanıza katmayın ve mümkün olduğunca çocuğunuzla yalnızken konuşun.
  • Çocuğunuzla konuşurken fiziksel olarak onunla aynı seviyede olmaya dikkat edin, tepesinden bakmak yerine eğilin ve göz hizasında iken onunla konuşun.
  • Eğer, çocuğunuza kızgınsanız, onunla konuşmak için sakinleşmeyi bekleyin. Aksi halde objektif olamayabilirsiniz.
  • Çok yorgun olduğunuz zamanlarda çocuğunuzu aktif bir şekilde dinlemeniz zorlaşacaktır. Bu nedenle çocuğunuzla konuşmak için yorgun olmadığınız zamanları seçmeye özen gösterin.
  • “Neden öyle olduğunu ya da neden öyle davrandığını” sormak yerine “Ne olduğunu” sorun. “Yavrum ne oldu da, kardeşine vurdun?”
  • “Ben sözümü bitirdikten sonra konuşacaksın, senin için en iyisinin ne olduğunu biliyorum, sadece söylediğimi yap” gibi cümleleri azaltmaya çalışın, bu tür konuşma biçimi açık iletişimi engeller. Yani çocuğunuz size yaşadıklarını, düşüncelerini, sorunlarını anlatmaktan vazgeçebilir. Sizin dışınızdaki kişilerle paylaşmak ister ve bu kişilerin her zaman iyi ve güvenilir kişiler olacağını kimse bilemez.
  • Hakaret içiren, dalga geçer gibi ya da aşağılayıcı sözcükler kullanmayın.
  • Konunun çözümü için, çocuğunuzun adım adım bazı tedbirler planlamasına yardım ve öncülük edin.
  • Yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla onu yargılamayın. Hatalarının üzerine, uygun bir dille konuşun. Durumun tekrarlanmasını istemediğinizi ve bunun nedenlerini onun anlayabileceği şekilde anlatın.
  • Çocuğunuza, onu olduğu gibi kabul ettiğinizi gösterin.
  • Çocuğunuzun sizinle iletişim kurma çabasını destekleyerek açık iletişimin sürdürülmesine yardımcı olun.

 

Farkında iseniz; yukarıda sıralanan maddeleri tüm yakınlarımızla iletişimimizde göz önünde bulundurmamız gerekir. Eğer bunu yaparsak, sorunlarımızı çok daha etkili bir şekilde çözeriz. Bu maddeleri ailece bir toplantı yaparak değerlendirebilirsiniz. Tüm aile fertlerinin bu iletişim kurallarına uyması konusunda kararlar alabilirsiniz. Kararlı ve tutarlı olursanız kazanırsınız…

 

Kolaylıklar dilerim…


0-6-yas-oyun-ve-oyuncak-secimi-15021118307021-1200x800.jpg
14/Eyl/2019

Zihinsel gelişim; beyindeki düşünce ve düzenleme sistemlerinin gelişimi olarak tanımlanıyor. Bu sistemleri şöyle sıralamak mümkün: Dil gelişimi, hafıza, muhakeme, problem çözme, düşünme, hayal kurma ve yaratıcılık. Çocuğunuzun sağlıklı bir zihinsel gelişime sahip olmasını istiyorsanız bu sistemlerin hepsinin gelişimini desteklemelisiniz. Çünkü bu sistemlerde olabilecek her hangi bir problem, diğer sistemlerin de etkilenmesine neden olabiliyor. Bizler zihinsel gelişimini destekleyerek; problemlerini akılcı bir şekilde çözmesini, zihinsel ilişkiler kurabilmesini, kendini doğru bir şekilde ifade edebilmesini, hayatını daha az stresle ve sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesini sağlamış oluruz. Hepsi birbirine bağlı bir şekilde gelişiyor.

Ancak bizler bu gelişim sürecini göz ardı ederek, çok büyük bir yanlışı hayatımızın merkezine oturtmuş durumdayız: Televizyon! Ne zararı var ki diyebilirsiniz. Televizyon; çocukların zihin gelişimini, dil gelişimini, psikolojik ve sosyal gelişimini okul öncesi dönemde çok olumsuz etkiliyor. Bazı yanlış alışkanlık kalıplarını televizyondan öğreniyor. 0-6 yaş dönemi, çocukların ilgi ve yeteneklerinin, hayata bakış açısının, yaşamının her alanıyla ilgili görüşlerinin temelinin atıldığı bir dönem. Bu dönemde çocuklar model alarak ve taklit ederek öğrenir. Dolayısıyla çocuklarımız, televizyonda gördükleri her şeyin doğru olup olmadığını muhakeme edemeden öğrenirler ve siz etkisiz kalırsınız. Bu nedenle, çocuklarınızı televizyon izleme hastalığından lütfen koruyun. Bunu, çocuğunuzla iyi vakit geçirerek, televizyonla değil onunla eğlendiğinizi, mutlu olduğunuzu göstererek başarabilirsiniz. Çocuğunuzu dinler gibi görünüp televizyondaki programı takip ediyorsanız, çocuğun çıkardığı sonuç: “Demek ki televizyon benden daha önemli.”dir.

Bu olmazsa olmazımız, yaşam tarzımız haline gelmiş durumda. Eve girdiğimiz zaman ilk işimiz televizyon açmak oluyor. Hiç birimiz, çocuğumuzun televizyon başında ağzını açmış, tüm alıcılarını dünyaya kapatmış bir şekilde çakılıp kalmasını istemeyiz aslında. Ancak çoğu zaman kendi işimizi yapma, dinlenme, kendimize vakit ayırma derdiyle “hadi gel sana çizgi film açayım” diyebiliyoruz. Ne yalan söyleyeyim bu cümleyi asla kuracağım aklıma gelmezken, bir nefes almak uğruna arada kurabiliyorum. Ancak kendimi şöyle teselli ediyorum: Önemli olan, sınırlama yapıp, kumandanın kontrolünü asla çocuğa bırakmamak ve ben böyle yapmaya çalışıyorum. Sizler de ara sıra televizyonu kapatıp, çocuğunuza gerçekten orada olduğunuzu hissettirebilirsiniz.

“Zamanım yok”, “Çok yoruluyorum akşama kadar. Eve gidince bir de onun bin tane sorusuyla uğraşamıyorum”, “Kendime de vakit ayırmaya ihtiyacım var” gibi cümlelere hayatınızda en azından çocuğunuz için yer vermeyin. Zaten öyle saatler geçirmenizden bahsetmiyorum. En az 15-20 dakika tüm sorunlarınızı bir kenara bırakıp, sadece çocuğunuza odaklanın. Çocuğunuzla zaman geçirmek; hem sizi eğlendirir, hem zihninizdeki sorunları dağıtmanıza, hem de çocuğunuzla ilişkilerinizi güçlü ve sıcak tutmanıza yardımcı olur.

Anaokuluna giden bir çocuğun en belirgin özellikleri; soru sorması ve oyun oynamasıdır. Bu iki temel özellik, çocuğun zihinsel gelişiminde büyük öneme sahiptir. Bu nedenle anne-baba olarak çocuğunuza bu iki temel özelliği destekleyici ortamlar hazırlamaya çalışmalısınız. Ve aşağıda sıraladığım etkinlikler de çocuğumuzun zihinsel gelişimi için oldukça işe yarıyor.

 

Neler Yapabilirim?

  • Her sabah onunla yeni gün hakkında konuşun, o gün için neler planladığını sizinle konuşmasına izin verin.
  • Her akşam, eve dönünce o gün kendi yaptıklarınızı anlatın kısaca. Ve ona sorun; “Günün nasıldı, neler yaptın bakalım bugün?”.
  • Çocuğunuzla konuşurken, konuşmalarınızda çeşitli kavramların geçmesine özen gösterin. (aşağı-yukarı, dolu-boş, iç-dış gibi)
  • Hayallerini kullanabileceği etkinlikler oluşturun.
  • Çocuğunuzun dikkatini etrafınızda olan bitene çekin. Su kaynayınca buharlaşır vb.
  • Kolay bir tekerlemeyi veya şiiri günlük olarak çocuğunuzla beraber tekrarlayın. Onun öğrenmesi sağlayın.
  • Çocuğunuza her gün kitap okuyun ve sonrasında okuduklarınız hakkında tartışın.
  • Resimli kitaplarda ne gördüğünü anlatmasını isteyin.
  • Çocuğunuza çeşitli konular hakkında fikrini sorun. Sana bugün ne pişirmemi istersin?
  • Onunla beraber sayı sayın. Her fırsatta sayılarla ilgili sorular sorun. Elinde kaç tane kalem var? Ancak çocuğunuz henüz sayılardan uzak durmak istiyorsa, ısrarcı olmayın, biraz ara verin.
  • Beraber resim yapın ve yaptıklarınız hakkında konuşarak fikirlerinizi paylaşın.
  • Beraber müzik dinleyin ve ona müzik dinlerken neler hissettiğini sorun.
  • Günlük işleri beraber yapın. Böylece çocuğunuza hem sorumluluk almayı hem de yardımlaşmayı öğretmiş olursunuz.
  • Kolay bulmacalar veya zeka oyunları alın ve ona bu oyunlarla nasıl oynaması gerektiğini gösterin.
  • Ona karışık halde bulunan nesneleri verin ve ayırmasını isteğin.
  • Beraber yemek pişirebilirsiniz. Hangi yemeği yapacağınız hakkında konuşun, sonra onunla birlikte alışveriş yapın.
  • Lego veya bloklarla oynamasına yardımcı olun, çünkü bu oyuncaklar çocukların yer-yön kavramını öğrenmelerine destek olur.
  • Karşılaştırma yeteneğini geliştirmesi için, çeşitli oyunlar alın. (çeşitli kart oyunları, tombala gibi…)

Sıralanan bu noktaların hepsi, çocuğunuzun zihinsel gelişimini olumlu yönde etkileyecek aktivitelerdir. Ancak bu aktiviteleri yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, ona yapıcı eleştirilerde bulunmak, onu yaptıklarından ötürü ve -en önemli ayrıntı- yapmaya yönelik çabalarından dolayı takdir etmek. Çocuğunuzla beraberken ona “aferin”, “çok iyi düşündün”, “harika bir fikir”, “elinden geleni yaptığın için seni kutlarım” gibi çeşitli olumlu pekiştireçler vermelisiniz. Emin olun ki, gerçekten yanında olduğunuz, gerçekten dinlediğiniz, gerçekten ne hissedip ne düşündüğünü önemsediğiniz zamanları çoğalttıkça, çocuğunuzun istediğiniz noktaya yavaş yavaş geldiğini göreceksiniz. Lütfen geçiştirmeyelim…

Kolaylıklar Diliyorum…


cinsel-isteksizlik-kadin1.jpg
14/Eyl/2019

“Mutlu bir birliktelik için önemli unsurlardan biri her iki tarafı da mutlu kılan ve her yönden tatmin eden bir cinsel ilişkidir. Mutluluk veren bir sevişme; eşleri daha huzurlu, daha mutlu ve çevrelerine karşı daha sevecen yaparken, birbirlerine daha çok bağlar, yakınlaştırır ve onları bütünleştirir.”

Cinsel Terapi Nedir?

Zihinsel ve duygusal sorunları olan ve bu sorunlarla baş etme gücü yetersiz kalan kişilere belli bir amaç ve plan doğrultusunda belli teknik ve yöntemlerin uzman kişilerce uygulandığı profesyonel bir yardım hizmeti sürecidir.

Cinsel terapide, cinsel işlev bozukluklarından dolayı bozulan ruhsal dengeyi sağlamak, yeniden cinsel eğitim vermek, düşünce ve duygu alışverişi yapmak, çiftlerin veya bireylerin kendilerini tanımalarını sağlamak, cinsel çatışmaları çözümlemek, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri azaltmak, çiftler arasındaki ilişkileri iyileştirip olgunlaştırmak amacıyla çeşitli teknik ve yöntemlere başvurulmaktadır.

Cinsel Terapist Kimdir?

Cinsel terapi yapan; bireylerle, çiftlerle onların cinsel ve ruhsal sıkıntılarına çözüm getirmeleri için işbirliği içinde çalışan kişilerdir.

Psikiyatri, Psikoloji veya Psikolojik Danışmanlık lisans eğitimini tamamladıktan sonra Cinsel Terapi eğitimini tamamlamış kişilerdir.

Cinsel Terapi Süreci Nasıldır?

Cinsel Terapi süreci, çiftin sabırla ve istikrarlı bir şekilde uygulaması gereken duygusal ve davranışsal bir takım aşk oyunlarının uygulanmasını içerir. Öncelikle bireysel değerlendirme görüşmelerinin yapılmasının ardından, çiftler birlikte alınır.

Terapiye başvuran çifte özel bir terapi planı uygulanır.

Evlilikte cinsel sorunlar, kişilerin değil, çiftin sorunudur. Bu nedenle terapiye çiftin birlikte gelmesi çok daha iyi sonuçlar verir.

Cinsel Sorunlar Nasıl Tedavi Edilir?

Evlilikte Cinsel Yaşam, Hem Erkek Hem Kadın İçin Haktır!

İnsan davranışı ve cinselliği; bedensel, psikolojik, sosyal koşullardan etkilenir. Cinsellik sadece cinsel organlarla sınırlı değildir. Cinsellikle ilgili duygular, düşünceler ve yerleşmiş inançlar vardır. Yerleşmiş inançların çoğu zaman hatalı olabildiği bilinmektedir.

Cinsel sorunların ve bozuklukların ortaya çıkışında kişinin bedensel ve psikolojik özellikleri ya da ikili ilişkilerin etkileşimleri etkili olabilir. Doğal olarak cinsel sorunların tedavisi de, oluşumunda rol oynayan etkenlere göre değişebilir. Kişi ile görüşülerek sorunu ortaya çıkaran, yerleşmesine neden olan etkenler birlikte incelenir.

Cinsel sorunları olanlarda uygulanan ve etkili olduğu bilinen cinsel tedaviler aslında özel bir öğrenme biçimidir. Bu öğrenme sürecinde kişiye temel olarak şunlar öğretilir: Genel olarak psikoterapilerde ve özellikle de cinsel tedavilerde kişiye mahrem ve güvenli bir öğrenme ortamı oluşturulur.  Bu ortamda kişi kendi denetimi altında kendisini, kimliğini, bedenini,  ilişkisini keşfetmeye cesaretlendirilir.  Bu keşif ve öğrenim, kişinin özelliklerine göre değişen bir hızda ve aşama aşama olur.

 

Cinsel Terapinin Tedavi Ettiği Cinsel İşlev Bozuklukları Nelerdir?

  • Vajinusmus (Vajen kaslarının istemsiz kasılması)
  • Erken (Denetimsiz) Boşalma
  • Geç Boşalma
  • İktidarsızlık
  • Cinsel İsteksizlik
  • Cinsel Uyum Sorunları
  • Orgazm ve Uyarılma Problemleri
  • Cinsel Tiksinti Bozuklukları
  • Disparoni (Ağrılı Cinsel İlişki)
  • Satiriasis (Erkeklerde Cinsel Doyumsuzluk)
  • Nemfomani (Kadınlarda Cinsel Doyumsuzluk)

 

Cinsel İşlev Bozuklukları, Çoğunlukla Cinsel Bilgisizlikten Kaynaklanmaktadır

Ülkemizde yaşanan cinsel sorunlara göz attığımızda; cinsel eğitimsizlikten kaynaklanan sorunlar, cinsel bilgi eksikliği, cinsel deneyimin yetersiz olması, cinsellikle ilgili yanlış inanışlar, yetiştiriliş biçimi nedeniyle sağlıklı bir bedene ve psikolojik yapıya sahip bireylerde ya da çiftlerde cinsel sorunlar sık görülmektedir.

Böyle bir durumda Merkezimizde Cinsel Danışmanlık yapılarak, kısa sürede sorunlara çözüm bulunabilmektedir.

Cinsel İşlev Bozuklukları Kader Değildir!

Doğru Bir Terapi Yöntemiyle %100 Tedavisi Vardır!

Cinsel Sorunlarınızın Tedavisine Hemen Başlayın!!

 

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzm. Psk. Danışman / Cinsel Terapist

 


cocugunuz-internet-bagimlisi-mi-f0515b1.jpg
14/Eyl/2019

Çocuk, terbiyesini internetten değil anne babasından almalıdır..

Günümüzde internet kullanımı, neredeyse kaçınılmaz bir gerekliliktir. Ancak her şeyde olduğu gibi, bu konuda da dikkatli olunmaz ve aşırılığa kaçılırsa sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde sosyal yaşamı etkilemeye başlayan internetin, başta çocuklar ve gençler olmak üzere nüfusun büyük çoğunluğunu etkisi altına aldığı görülmektedir.

Bir yandan internet ve bilgisayar oyunları çocuk ve gençlerin bilgiye ulaşmalarını, araştırma yapmalarını, problem çözme, yaratıcılık, kritik düşünme gibi kişisel gelişimlerini destekleyen teknolojik bir muci­ze olarak değerlendirilirken; diğer yandan aşırı, kont­rolsüz, amacı dışında ve bilinçsiz kullanım yönü ile de kaygılara ve korkulara neden olarak, kişisel becerile­rin gelişmesini negatif etkilediği düşünülmektedir

Holman ve ark. (20) tarafından yapılan çalışmada, yaygın internet kullanan ve bilgisayar oyunları ile zamanını geçiren çocukların, sosyal gelişimlerinin önemli ölçüde gerilediği, bu çocukların özgüvenleri­nin düşük, sosyal kaygı düzeylerinin ve saldırganlık davranışlarının yüksek olduğu bulunmuştur.

Anne babalar bilgisayar oyunlarını; çocuğun evde yaramazlık yapmaması, kendilerini rahatsız etme­mesi ve onları oyalaması için gerekli bir araç olarak görerek çok büyük bir yanlış yapmaktadırlar.

İnternetin çocuklarda yaratabileceği fiziksel ve sosyal etkiler nelerdir?

Yoğun internet/bilgisayar kullanımı, göz bozukluğu, postur/duruş bozuklukları gibi fiziksel etkilere sebep olabilir.

Yoğun ve kontrolsüz internet kullanımı sosyal anlamda ise;

-Hazır olmadan ulaştığı bilgi, görüntü ve videolardan dolayı , bunların yorumlanmasında zorluk çekerek travma yaşamasına,

-Gelişim olarak erken dönemde bazı sakıncalı deneyimler yaşamasına,

-Dış/gerçek dünyadan uzaklaşmasına,

-Daha bireysel ve ben merkezci olmasına,

-Arkadaşlık ve diğer sosyal becerilerin olumsuz etkilenmesine,

-Giderek farkında olmadan yalnızlaşmasına ve bundan rahatsız olmamasına,

-Ailevi ilişkilerin zayıflamasına,

-Problem çözme becerilerinin gelişmemesine neden olabilir.

Çocuklarımızın daha bilinçli ve güvenli Internet kullanıcıları olmalarına yardımcı olacak bazı öneriler aşağıda sıralanmaktadır:

1- Her şeyden önce çocuğunuzla iyi bir iletişim içinde olunuz. Çocuğunuzun arkadaşları, zevkleri, korkuları, sevdikleri ve sevmedikleri konular hakkında bilgi sahibi olunuz. Çocuğunuza, her konuyu sizinle paylaşabileceği güvenini veriniz. Sizin yetersiz kaldığınız konularda bir uzmandan yardım alınız.

 

2- Çocuğunuzun internete girdiği bilgisayarın çocuğun odasında olmamasına, evinizin ortak kullanım alanı içinde olmasına dikkat ediniz.

3- Çocuğunuzun internette kalma süresine ve bilgisayar kullanma süresine mutlaka sınırlama getiriniz. Çocuğunuzun yaşına uygun olacak kullanma süresini belirleyiniz. Unutmayınız ki, uzun süre bilgisayar veya internet kullanımı çocuğunuzun sosyalleşmesine olumsuz etki yapabileceği gibi hareketsiz kalmasına, bazı fiziksel rahatsızlıklara neden olabilecektir. Çocuğunuzun oyuna, kitap okumaya, spor yapmaya ve sanata vakit ayırmasını sağlayınız.

4- Her konuda olduğu gibi, bu konuda da ebeveyn olarak çocuklarınıza iyi birer örnek olunuz. Bilinçli ve güvenli internet kullanım kurallarını öğreniniz ve uygulayınız.

 

5- Çocuğunuzla bilinçli ve güvenli internet kullanımı kuralları konusunda konuşunuz. Bu kuralların neler olduğunu anlaşılır bir şekilde açıklayınız ve kuralları kesin olarak koyunuz. Koyduğunuz kurallar ve konuşmalarınızda pozitif tutum sergileyiniz. Olumsuz söylemlerin çocuğunuzla kuracağınız iletişimde çatışmayı artırıcı unsur olabileceğini aklınızdan çıkarmayınız.

6- Çocuğunuzla ve öğretmenleriyle birlikte çocuğunuzun yaşına uygun ve güvenli olan internet sitelerinin adreslerini belirleyiniz. Belirlediğiniz sitelerin adreslerini bilgisayarınızın “sık kullanılanlar” bölümüne kaydediniz. Böylece bu sitelere giriş işlemi daha kolay olacaktır.

7- İnternette mümkünse çocuğunuzla birlikte gezininiz. Eğer çocuğunuz bu konuda isteksiz ise, sadece sizin ve öğretmenlerinin onayladığı siteleri ziyaret etmesi konusunda çocuğunuzu uyarınız ve takip ediniz.

 

8- Çocuğunuzun internet kullanımını sık sık denetleyiniz. Hangi sitelere girdiği, hangi sohbet ortamlarında bulunduğu konusunda fikir sahibi olunuz. Mümkünse sohbet ortamlarındaki arkadaşlarını tanımaya çalışınız.

 

9- Çocuğunuzun internet ortamında güvenliğini sağlamak ve zararlı içeriklerden korumak amacıyla gerekli güvenlik ve filtreleme programlarını edininiz.

 

10- Çocuğunuza internet ortamında tanımadığı kişilerle sohbet etmemesini, iletişim kurmamasını öğretiniz.

 

11- Çocuğunuzun, ziyaret ettiği sitenin “güvenlikle ilgili sorularını” dikkatlice okumasını, sitenin istenilen bilgileri ne amaçla istediğini öğrenmesini ve gerektiği takdirde velilerine danışarak istenilen bilgileri vermesi belirtiniz. Sizin onayınız olmaksızın kendi ve aile resimlerinizi, adresinizi, telefon numaranızı, okul adını vermemesini sağlayınız.

12- Çocuğunuza sizin izniniz olmaksızın, kendi adresini, okulunun adını, telefon numaranızı, ebeveyninin iş adresleri ve iş yeri telefon numaraları gibi kişisel bilgileri internet sohbet ortamında kimseye vermemesi gerektiğini öğretiniz.

 

13- Çocuğunuz, internet kullanıcı adını ve şifresini sizin dışında hiç kimseye vermemesi gerektiğini anlatınız.

 

14- İnternet ortamında, sohbetlerde çocuğunuzu rahatsız eden görüntü, ses ve yazılar yer aldığı takdirde hemen bulunduğu internet ortamından çıkmasını ve size haber vermesini isteyiniz.

15- Çocuğunuzun, bir sitede yer alan oyunlara, aktivitelere, yarışmalara katılmadan önce bunların yaşına uygun olup olmadığı konusunda mutlaka size ve öğretmenine danışması gerektiğini belirtiniz.

 

16- Çocuğunuza, internet ortamında yeni tanışılan kişilerin her zaman kendileri ile ilgili doğru bilgiler vermeyebileceği, kimlikleri ve yaşlarıyla ilgili yanıltıcı bilgiler verebileceği gerçeğini anlatınız. İnternet sohbet alanlarında ve haber gruplarında ilk defa karşılaşılan yeni mesaj ve kişileri mutlaka velilerine göstermelerini isteyiniz.

 

17- Çocuğunuza, size sormadan internet ortamında alış veriş yapmaması gerektiğini; istenilen kredi kartı numaraları bilgilerini vermemesini öğretiniz.

 

18- Çocuğunuzun, internet sohbetlerinde onlardan yapmamaları gereken, ya da onları rahatsız eden bir davranışta bulunmalarını isteyenler olduğu takdirde, sohbeti bırakarak hemen size haber vermesini ve olayı anlatmasını isteyiniz.

 

19- Çocuğunuzdan, internet sitelerinden bilgisayara yükleyecekleri veya indirecekleri programlar ve içerikler hakkında size haber vermesini, sizin izniniz olmaksızın bu işlemleri yapmamasını isteyiniz.

 

20- Çocuklara, internet ortamında başkalarını rahatsız edecek davranışlarda bulunmamalarını öğretiniz.

21- Şaka yapmak amacıyla dahi arkadaşlarıyla hatta hiç kimseyle korkutmak amacıyla tehdit edici bir üslupla iletişim kurmamalarını anlatınız. Günlük hayatta olduğu gibi, internette de kötü ve kaba kelimeler kullanmamalarını, kibar ve güzel bir dil kullanmalarını isteyiniz.

22- Çocuğunuzun, internet ortamında kaba dil kullanan, onları rahatsız ve tehdit eden kişileri size haber vermesini isteyiniz. Bu davranışlarda ısrarcı olanları emniyetin ilgili birimlerine ve servis sağlayıcınıza bildiriniz.

 

23- İnternet ve bilgisayar evinizde ya da çocuğunuzun okulunda yoksa ve çocuğunuz interneti başka bir yerde kullanmak zorunda ise bu yerin neresi olduğu hakkında bilgi sahibi olunuz. Sizin izniniz olmaksızın bu yerlere gitmemesi gerektiği konusunda çocuklarınızı uyarınız. Çocuklarınız için uygun olmayan (sigara içilen, filtreleme kullanmayan işletmelerde) ortamlarda bulunmamaları konusunda çocuklarınıza bilgi veriniz. Bunu yaptığınızda sözünüzün geçerli olabilmesi için, sizin çocuğunuzla güven temelli bir ilişkiniz olması gerektiğini unutmayınız.

 

24- Unutmayınız ki yanlarında velisi olmayan 12 yaşın altındaki çocukların internet kafelere alınmaması gerekir. Yaşları tutmadığı halde çocukları kabul eden işletmeler aslında kanuna aykırı işlem yapıyor demektir. Lütfen onlar dikkat etmese bile bu kurala sizler dikkat ediniz ve gerekli ise çocuğunuzla birlikte bu yerlerde bulununuz.

 

Tüm bunları yaparken; Çocuğunuzun size güvenmesini sağlayınız. Çocuğunuza kızmayınız, korkutmayınız. Çocuğunuza her konuda destek vereceğinizi hissettiriniz. Eğer siz çocuğunuzun eğitiminde, ilişkinizde boşluklar oluşmasına izin verdiyseniz, çocuğunuz, bu boşluğu sizin uygun bulmayacağınız şekilde doldurmaya çalışacaktır.

Lütfen çocuklarımıza sahip çıkalım…

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman/Pedagog


Osmaniye’ de Psikolog

18 yılı aşkın süredir alanında aktif bir şekilde hizmet veren, Uzman Psikolojik Danışman Güzide TÜRKYILMAZ; çocuk, ergen ve yetişkinlerde Ruh Sağlığı Hizmetleri ve Psikolojik Danışmanlık alanındaki profesyonel çalışmalarını Ankara’dan Osmaniye’ye getirmiş olmanın mutluluğunu yaşamaktadır.

Her Hakkı Saklıdır. GebzeSoft 2018

mobil-telefon mobil-whatsapp