sosyal-fobi-nedir1-620x3341.jpg
28/Kas/2019

Pek çok kişi; yeni biriyle tanışırken ya da topluluk önünde konuşma yapmak zorunda kaldığında, heyecanlanabilir veya çekingen davranabilir. Ancak sosyal kaygı ya da diğer adıyla “Sosyal Anksiyete Bozukluğu”, utangaçlıktan ya da bazı durumlarda heyecanlanmaktan çok daha fazlasıdır.

“Kalabalık yerlerde kendimi hiç rahat hissetmiyorum. Herkes bana bakıyor gibi geliyor”

“Başkalarının yanında elimi nereye koyacağımı bile bilemiyorum. Telefonumla ilgilenerek, fark edilmemeye çalışıyorum.”

“Bir toplantıda fikrimi söylemeyi çok istiyorum ama yanlış bir şey söylemekten korktuğum için hiç konuşamıyorum.”

“Sınıfta parmak kaldırmaktan korkuyorum. Saçma bir şey söylersem, sesim kötü çıkarsa, sesimi kimse duymazsa, kekelersem… Arkadaşlarım benimle dalga geçer, rezil olurum.”

“Bir topluluk karşısında konuşma yapmak, benim için çok zor. Kızarıyorum, sesim titriyor, kalbim hızla atıyor ve hızlıca konuşup o anı atlatmaya çalışıyorum.”

Bu ve benzer cümleleri söyleyen pek çok danışanım oldu. Yaşadıkları sorunun ne olduğuna anlam veremediklerini ve kendilerine “benim özgüvenim çok düşük” diye yorum yaptıklarını görüyorum. Sorunun aslında özgüven sorunu olmadığını, sosyal kaygı yaşadıklarını anlatıyoruz öncelikle.

Nedir Sosyal Kaygı?

“Sosyal kaygı”; kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğine odaklı yaşayarak, sosyal iletişimden geri çekilme ve sonuç olarak sosyal beceriler yönünden zayıf kalma sürecidir.

Toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu ile kaçma, kaçınma ve güvenlik davranışlarına başvurarak sorunu devam ettirme söz konusudur.

Bir örnekle anlatayım:

A isimli, üniversite 2. Sınıf öğrencisi bir bayan; erkeklerle aynı ortamda bulunmakla ilgili sorun yaşıyor.  A, erkeklerin yanında konuşursa; yanlış/ saçma bir şey söyleyerek rezil olacağını, onların kendisiyle dalga geçeceğini düşünüyor.

Bununla ilgili geçmişte olumsuz bir deneyimi de olmuş olabilir. Yaşadığı olayın o anla ve oradaki kişilerle ilgili olduğunu göremeyip, genelleme yapmış olması çok mümkün. “Erkekler çok acımasız”, “Erkeklerin yanında hata yapmamalıyım,, yoksa dalga geçerler” gibi varsayımlar geliştirmiş olabilir. Çoğu insan bu gibi varsayımlarının farkında değildir.

Örneğimize geri dönelim;

A, bu inançlar ve varsayımlar nedeniyle, erkeklerin yanında hiç oturmamaya çalışarak kaçma davranışı yapıyor. Kız arkadaşları ısrar edip oturmak zorunda kalırsa; kızarıyor, kalp atışları artıyor, elleri titriyor. Bu bedensel duyumların fark edileceğinden korkuyor ve hiç konuşmayarak kaçınıyor. Ya da telefonuyla oynayarak, çantasını karıştırarak, kuytu köşede durarak güvenli bir ortam yaratmaya çalışarak güvenlik davranışlarına başvuruyor.

A, korktuğu şeyin başına gelmemesi için yaptığı her kaçma, kaçınma ya da güvenlik davranışlarıyla, sorununun şiddetinin daha da artarak devam etmesine neden oluyor. Süreç içerisinde, kız arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri gelişirken, erkek arkadaşlarıyla iletişim kurma ve sosyal becerileri zayıflıyor.  Böylelikle, “sosyal anksiyete bozukluğu” yaşanmaya başlıyor.

A, kız ve erkek öğrencilerin birlikte olduğu bir grup çalışması yapılacağını duyduğunda; kalp atışları artıyor, elleri titriyor, terliyor, kızarıyor ve yoğun bir kaygı yaşıyor. Günler hatta haftalar öncesinden yaşayacağı olumsuz durumları hayal ederek beklenti kaygısı yaşıyor. Buna, depresif duygu durum da eşlik edebiliyor. Odasına kapanma, kimseyle görüşmek istememe, beslenme ve uyku sorunları…

Sonuç; A, bu duruma dayanamayıp ya okulu bırakıyor ya da bilinçli bir ailenin ya da yakınının ısrarıyla tedaviye başvurmasıyla son buluyor.

Sosyal Kaygıyla Kendim Nasıl Baş Edebilirim?

Sizin yaşadığınız kaygı, A’nınki kadar yoğun olmayabilir. Farklı düzeylerde, farklı şiddette yaşayabilirsiniz. Sizin yaşadığınız kaygı daha hafif düzeyde ise, siz kendiniz sosyal kaygınızla baş etmeyi denemelisiniz.

Öncelikle, kendinizden sosyal ortamlarda neler beklediğinizi liste halinde yazın (Standartlarınız): Sesim iyi çıkmalı, herkes beni dinlemeli, yanlış bir tek kelime bile söylememeliyim…

Hayata ve insana dair ne kadar normal bu beklentiler sorgulayın… Bu beklentileriniz ne kadar gerçekçi? Sizin dışınızdaki insanların yanlış bir kelime söylediğini, masaya su döktüğünü, kızardığını hiç  gördünüz mü?

Peki, bunlar diyelim ki olmadı. Ne olur? Rezil olurum, herkes bana güler, bir daha onların yüzüne bakamam…

Gerçekten öyle mi? Gerçekten felaket mi olur kendinizden beklentileriniz olmazsa? Hiç dili sürçen ya da sesi farklı çıkıp boğazını temizleyen bir insan gördünüz mü? Rezil mi oldu yoksa sohbet hiçbir şey olmamış gibi mi devam etti?

Tüm bunları cevaplayın kendi kendinize. Kendinizden sağlıklı ve gerçekçi olanı değil, mükemmeli hatta imkânsızı beklediğinizi fark ettiniz mi şuan?

Şimdi kaçtığınız, kaçındığınız kişi, yer ve ortamların listesini yapın. İlk başta kaygılansanız da, tedirgin olsanız da adım adım üzerine gidin bunların. Çünkü siz bunları yapmadıkça kaygınızın sıklığı ve şiddeti artıyor.

 

Aşağıdaki sosyal durumları birer alıştırma olarak görüp, uygulamayı da deneyebilirsiniz:

 

  • Yakın bir akrabanızla, arkadaşınızla ya da tanıdığınızla kalabalık bir yerde yemeğe gidin.
  • Başkalarıyla göz temasında bulunarak selamlaşın ya da ‘merhaba’ diyen ilk kişi olmayı deneyin.
  • Birine iltifat edin.
  • Öğrenciyseniz, hiç düşünmeden parmak kaldırıp soru sorun.
  • Bir mağazada satış görevlisinden yardım isteyin, fiyat sorun.
  • Bir yabancıya adres sorun.
  • Başkalarına ilgi gösterin: İşleri, çocukları, hobileri, seyahatleri vb ile ilgili sorular sorun.
  • Program yapmak için bir arkadaşınızı arayın.
  • Hoşunuza giden bir konuda bir gönüllü grubuna ya da kursa katılın. Böylece sevdiğiniz bir konuya odaklandığınız sırada, küçük bir grupta başkalarıyla iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

 

Ne Zaman Tedavi Olmam Gerekir?

Eğer sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı;

  • Sizin kendinizle, ailenizle, toplumla uyumunuzu olumsuz yönde etkiliyorsa,
  • İşinizi, öğrenciliğinizi, yaşamınızı sürdürürken işlevselliğinizi bozuyorsa yani günlük hayatı etkiliyorsa mutlaka tedavi olmalısınız.

Çünkü “sosyal kaygı”, kendiliğinden geçen bir rahatsızlık değildir.

Sosyal Kaygı Bozukluğu Tedavisini Nasıl Yapıyoruz?

Sosyal Kaygı, tedavisi olan bir bozukluktur. Sosyal Kaygı’da ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Eğer A’nın yaşadığı düzeyde bir çökkünlük varsa, bizim uygulayacağımız psikoterapinin yanı sıra, ilaç tedavisi uygulanması için danışanımızı psikiyatriste yönlendirerek ilaç tedavisine de başlamasını öneriyoruz.

Sosyal kaygıda en sık uygulanan psikoterapi yöntemi, Bilişsel-Davranışçı Terapidir.  Öncelikle Bilişsel, sonra hazır olunduğunda Davranışsal aşamaya geçeriz. Bilişsel aşamada; kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, temel varsayım ve inançları bulma, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır.

Davranışsal aşamada ise; model olma, danışanın belirtileri daha net algılayabilmesi için terapi odasında rol oynama, sosyal beceri eğitimi, ardından psikoterapistle danışanın birlikte yaptıkları (danışana özel) bir program dahilinde yakınmaların üstüne gitme gibi her danışanda farklı uyguladığımız teknikler vardır.

Pek çok danışanımızın, sosyal kaygı bozukluğu ile baş etmesini öğrenmeleri ve bunu hayatları boyunca ustaca uygulayabilmeleri noktasında Bilişsel Davranışçı Psikoterapi’yi başarıyla uygulamaya devam etmekteyiz.

Anahtar Kelimeler: Sosyal kaygı, sosyal fobi, sosyal anksiyete, osmaniye psikolog, osmaniyede psikolog, elit psikolojik danışmanlık


Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman / Psikoterapist


aaaaa1.jpg
28/Kas/2019

Vajinismus; kadının cinsel ilişkiye girmek istemesine rağmen, kadının pelvik taban kaslarını ani ve istemsiz şekilde kasması, ardından büyük bir korku, kaygı ve panikle tüm bedenini kasması, eşini geri itip bacaklarını sımsıkı kapaması ve cinsel ilişkiye girememesidir.

Aslında kadın en başından beri cinsel ilişkiye girmek istemiyor olabilir mi? Hayır! Cinsellikten korkan kadın da, aslında bilinçli olarak eşiyle cinsel birliktelik yaşamak istiyor.

Vajinismus, vajinadan kaynaklanan bir problem değil. Vajina aslında görevini yapmak için hemen her zaman hazır bekler. Vajinismus sadece korkular tarafından yönetilen bir vajinanın maruz kaldığı bir sorun.

Bu sorundan kurtulmak ise % 100 mümkün. Kesinlikle başarı ile sonuçlanan cinsel terapi sayesinde hem kadının cinselliğe karşı korkusunu yenmesi, hem kaslarını kontrol etmeyi öğrenmesi sağlanıyor.

Cinsel terapi sonucunda kadının vajinasına penisi kabul etmesinin yanı sıra seksten zevk alması da kesinlikle mümkün oluyor.

Cinsel Terapi süreci, kadın ve erkeğin birlikte katıldığı seanslardan oluşuyor. Çünkü vajinismus, tek başına kadının değil ÇİFTİN SORUNUDUR!!

Erkeğin tamamen Terapi sürecinin içinde olduğu, eşine destek olduğu bir süreç planlanıyor. Şöyle devam ediliyor:

• Kadın ve erkeğin cinsel yaşam öyküleri, çocukluk dönemi travmaları, aile yaşantıları ile ilgili ayrıntılı bilgi alınıyor.
• Çifte bireysel olarak çeşitli test ve anketler uygulanıyor.
• Alınan bilgiler ve test sonuçları doğrultusunda, Çifte özel bir Terapi planı hazırlanıyor.
• Vajinismuslu çiftin, bunu yaşama nedenleri tespit ediliyor ve bunların çözülmesi sağlanıyor.
• Evlilik ilişkisi iyileştiriliyor.
• Açık iletişim kurmanın incelikleri öğretiliyor.
• Aşk oyunlarıyla, hem duygusal hem bedensel hazırlık süreci devam ediyor.
• Terapi planı, aşama aşama gerçekleştiriliyor. Kadın, zihniyle, kalbiyle, duygularıyla, evlilik ilişkisiyle, en sonunda da bedeniyle hazır olana kadar Terapi süreci devam ediyor..

VE SONUÇ % 100 BAŞARI

Vajinismuslu çiftlerin, yaşadıkları cinsel işlev bozukluğunu, bir kader olarak kabul edip yaşamamalarını öneriyorum..

Kadının ve erkeğin; kendini tanıyıp barıştığı, eşini keşfettiği, cinsel eğitim alarak yaşam boyu iyi seks yapabilme becerileri kazandığı keyifli, eğlenceli ve heyecanlı bir Terapi sürecine davet ediyorum..

Anahtar Kelimeler: Vajinismus, vajinismus tedavisi, ilişkiye giremiyorum, ilişkiye girmekten korkuyorum, cinsel terapi, cinsel sorunlar, osmaniye psikolog, osmaniyede psikolog, cinsel terapist

Güzide TÜRKYILMAZ
Uzm Psikolojik Danışman/ Psikoterapist


panik-atak-nedir1.png
28/Kas/2019

Anksiyete; kaygı, bunaltı, endişe gibi farklı terimlerle de ifade edilir.

Anksiyete dediğimiz duyguyu tanımayan yoktur. Sınava girerken, topluluk önünde bir konuşma yapacakken, sevdiğiniz insanların başına bir şey geleceğini düşündüğünüzde, başınızın dertte olduğunu hissettiğinizde kaygı yaşarsınız.

Kaygı ve korku birbirinden farklıdır. Korku, şimdi ve burada olan somut bir durum, kişi, olay ya da nesneyle ilgili bir duygu iken; kaygı gelecekte olma olasılığı olabilen bir durum ya da olayla ilgilidir. Örneğin, karşınıza birden köpek çıktığında korkarsınız. Ama köpek beni ısıracak diye düşündüğünüzde kaygılanırsınız. Birden karşınıza korna çalarak çıkan bir araba sizi korkutur, ancak her an bir araba gelip bana çarpabilir diye endişelenerek yürüyorsanız, kaygı (anksiyete) yaşıyorsunuz demektir.

Anksiyete yaşandığında, bazı bedensel duyumlar ortaya çıkar. Kalp atışlarında artış, nefes almada güçlük, ateş basması, terleme, titreme, uyuşma, bulanık görme, kaslarda gerginlik, boğulma ve soluğun kesilmesi derecesine uzanabilen nefes darlığı gibi duyumların da anksiyetenin bir parçası olduğunu çoğu kimse bilmez. Bu nedenle de bu bedensel duyumlar ortaya çıktığında kişi neden olduğunu anlayamaz ve o anda önemli bir bedensel hastalığı olabileceğini düşündüğü için, sıkıntısı panik derecesine ulaşabilir.

Anksiyete, tehdit veya tehlikeye karşı bir tepkidir. Sinir sistemimizin yarattığı bir alarm sistemidir. İnsanoğlunun ilk ortaya çıktığı dönemlerde, yaşadığı tehlikelerle dolu ilkel ortamda, insan bir tehlikeyle karşı karşıya geldiğinde, hemen kaçma ya da savaşma tepkisini oluşturan otomatik bir mekanizmanın organizmada hâkimiyeti ele alması son derece yaşamsaldı. Bugünün göreceli olarak güvenli dünyasında bile bu gerekli bir mekanizmadır.

Hayalinizde yolda karşıdan karşıya geçerken üzerinize doğru korna çalarak bir kamyonun gelmekte olduğunu canlandırın. Eğer hiç bir anksiyete duymuyorsanız büyük olasılıkla ezilirsiniz. Ama bedenimizde bulunan alarm sistemi olan anksiyete sayesinde kaçma-savaşma tepkiniz hakimiyeti ele alacak ve sizin daha güvenli bir yere koşmanızı sağlayacaktır. Bu durumun ana fikri çok basittir: anksiyetenin amacı, organizmayı korumaktır, ona zarar vermek değildir. Bu durum olması gereken bir şeydir. Çünkü doğada varlığını bu güne dek sürdürebilmiş olan bir canlıda, onu tehlikelere karşı koruyucu bir mekanizmanın geliştirilmemiş olması (ya da bu koruyucu mekanizmanın ona zarar verici olması da aynı şekilde) saçma olurdu.

Bilimsel olarak kısa dönemli anksiyete tepkisine kaçma-savaşma tepkisi adı verilir. Böyle adlandırılır çünkü anksiyetede ortaya çıkan bütün psikolojik ve bedensel değişiklikler tehlikeyle ya savaşmaya ya da tehlikeden kaçmaya dönüktürler. Bunun nedeni anksiyetenin temel amacının organizmayı korumak olmasıdır.

Anksiyete sonsuza dek sürmez veya giderek artan bir tarzda kişiye zarara verebilecek bir seviyeye yükselmez. Anksiyete seviyesi yükseldikten bir süre sonra, sinir sistemi bunu dengeleyecek şekilde çalışır. Tehlike ortadan kalmasına rağmen, bedensel duyumların bir süre daha devam etmesinin nedeni; kimyasal mesajcılar olan adrenalin ve noradrenalinin ortadan kaldırılmasının belli bir süre içinde gerçekleştirildiğidir. Bu nedenle tehlike geçse ve sempatik sinir sistemi tepki vermeyi durdursa bile bu kimyasal maddeler bir süre daha vücudunuzda kalacağı için kendinizi endişeli ve heyecanlı hissedebilirsiniz. Bunun kesinlikle doğal ve zararsız bir durum olduğunu hatırınızdan çıkarmayın.

Bilimin bize verdiği gerçek verilere göre, anksiyetenin yarattığı bedensel duyumların (çarpıntı, nefes almada güçlük, titreme gibi) yani bu alarm sisteminin insan sağlığını tehdit etmesinden öte, kendini korumaya yönelik bir mekanizma olduğunu biliyoruz artık. Kaçma-savaşma tepkisine (anksiyete) yol açan bu sistemin temel özelliğinin ve amacının organizmayı çabucak harekete geçmeye hazırlamak ve vücudu korumaya dönük olduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlar ışığında, neden ortada kesinlikle gerçekten korkulacak bir tehlike yok iken panik atak durumunda kaçma savaşma tepkisi ortaya çıkmaktadır?

Kişi, bu bedensel duyumları ve bedeninde gerçekleşen alarm durumunu yanlış yorumlar ve “kalp krizi geçiriyorum”, “ölüyorum”, “kontrolümü yitireceğim”, “deliriyorum” gibi bir tehlike olduğu sonucuna varır. Bedensel belirtilerin bu şekilde yorumlanması çok korkutucu olduğundan, sonucun panik ve korku olması çok doğaldır. Daha sonra korku ve panik daha fazla bedensel belirti ortaya çıkmasına yol açar ve korku, bedensel belirtiler, korku şeklinde bir kısır döngü ortaya çıkar.

Peki başlangıçta herhangi bir korku duymadan, nasıl olup da kaçma-savaşma tepkisinde görülen bedensel belirtiler hissedilmektedir?

Bu belirtilere karşı son derece hassas hale gelirsiniz ve asıl olarak bunlarla bağlantılı hale gelmiş olan geçmişteki panik yaşantıları nedeniyle korku dolu bir tepki verirsiniz. Bu türden bir koşullanmanın sonucunda gündelik uğraşılarınız esnasında ortaya çıkabilecek bedensel belirtiler ve duyumlar sizin paniğe girmenize yol açabilir.

Örneğin bedensel olarak yorucu bir aktivitede bulunduktan sonra ortaya çıkan nefes darlığı ve terleme, kahve içmenin ardından çıkan çarpıntı veya huzursuzluk duyguları, kalabalık ortamlardaki sıcak ve kirli hava gibi durumlar, uykusuzluğun yol açtığı belirtiler, eğer sıkıntı giderici bir ilaç kullanıyorsanız bunun kandaki düzeyinin düşmesi, ilk defa kullandığınız bir ilacın yol açtığı yan etkiler, bir kısım grip soğuk algınlığı ilaçları, ya da o esnada geçirmekte olduğunuz basit bazı bedensel hastalıklar (midede bir rahatsızlık, grip, soğuk algınlığında ateş ve kalp atışlarında hızlanma yoluyla) paniğe yol açabilir.

Ne Yapmalı?

Neden böylesi bir ilk belirtinin ortaya çıktığının çok açık bir nedeninin bulunmadığı durumlarda bile bunu izleyerek ortaya çıkan bedensel belirtilerin kaçma-savaşma tepkisinin bir parçası olduğu ve size bir zarar vermeyeceğinden emin olabilirsiniz. O halde gerçekten %100 bir kesinlikle bedensel duyumların tehlikeli olmadığına inanırsanız, korku ve panik, artık görülmeyecek ve panik ataklar ortadan kalkacaktır. Tabi ki daha önceden panik atak geçirdiğiniz ve belirtileri yanlış yorumladığınız için bu yanlış yorumlamalar otomatik hale gelmiş ve panik atağında yaşadığınız belirtilerin zararsız olduğuna bilinçli bir şekilde kendinizi inandırabilmeniz oldukça güç bir hale gelmiştir.

Bilişsel Davranışçı Terapiler Derneği resmi internet sitesinden uyarlanmıştır.

Anahtar Kelimeler: Kaygı, anksiyete, kaygı bozukluğu, anksiyete bozukluğu, panik atak, panik bozukluk, osmaniye psikolog, osmaniyede psikolog

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzman Psikolojik Danışman /Psikoterapist


travma-sonrasi-stres-bozuklugu-tedavisi-var-midir-e14811962085231.jpg
28/Kas/2019

Travma yaşantısı, dünyaya, kendimize ve diğerlerine ilişkin temel inançlarımızı sarsar!

Travma; “Normal” yaşantının doğal akışında aksamaya neden olan, BEKLENMEDİK BİR ŞEKİLDE, alışılmışın dışında, yoğun strese yol açan, sarsıcı bir olay, yoğun bir “kayıp” duygusunun olduğu yaşantılardır. Bu kayıp, güvenlik duygusunun, kimliğin ve geleceğin, geçmişe bakıp geleceği tahmin etme yetisinin, yaşam üzerindeki kontrolün, yakınların, diğerlerine güvenin, umutların, kişisel gücün, arkadaşların, evinin ya da sahip olduğu eşyaların kaybıdır.

Bu olay sonucu, yaşamın sürekliliği sekteye uğrar.

Travma yaşantısı, dünyaya, kendimize ve diğerlerine ilişkin temel inançlarımızı sarsar!

Kişi güvende olmadığını ve bir daha güvende olmayacağını, dünyanın acımasız olduğunu, yalnız olduğunu, tehlikelerden korunmanın mümkün olmadığını, iyi bir insan olmadığı için kendini böyle hissetmeyi hakettiğini, başına gelen olayın sorumlusunun kendi olduğunu düşünebilir.

TSSB Riski Taşıyan Travmatik Olaylar Nelerdir?

Tutsak alınma, tecavüz, dayak, cinsel saldırı, yaralanma veya kaza, vurulma bıçaklanma, yakınının beklenmedik ölümü, çocuğunun hayatını tehdit eden hastalık, Ölüm/ yaralanmaya tanıklık, doğal afet gibi yaşantılar TSSB riski taşıyan travmatik olaylardır.

TSSB’da Risk Faktörleri Nelerdir?

1. Olayın şiddeti

2. Algılanan tehdit düzeyi

3. O ana kadar öyle bir yaşantının olmaması

4. Yaşam beklentisini yıkma özelliği taşıması

5. Ölüme şahit olma

6. Olaya tanık olmaktansa yaşaması

7. Kişisel yatkınlık

8. Ailede psikolojik rahatsızlık öyküsü

TSSB’da Neler Yaşanır?

Fizyolojik Tepkiler; Yorgunluk, bitkinlik, Uykusuzluk ve uyku sorunları, Aşırı uyarılmışlık, Somatik yakınmalar, Bağışıklık sisteminin bozulması, İştah bozuklukları,

Duygusal tepkiler; Şok, Korku ve kaygılar ( Olayın tekrarlanması korkusu, Yaralanmaktan ve ölmekten korkma, Ailelerinden ayrı kalmaktan ya da yalnız kalmaktan korkma, Gerçek hayatta ya da hayali yapılan yanlışlara verilen bir ceza olmasından korkma vb.), Üzüntü, Kendini suçlama, Öfke ve huzursuzluk, Anlaşılamama duygusu, Çaresizlik, Gerginlik, sinirlilik, Ayrışma (dissosiyasyon), Çökkünlük.

Bilişsel tepkiler ise; Zaman kavramının algılanmasındaki değişiklik: Sanki zaman duruyormuş ya da çok hızlı geçiyormuş gibi., Olaya ilişkin zaman sırasında karışıklık (özellikle çocuklarda gözlenir), Travma/ zorlu yaşam olayları yordamaya ilişkin işaretlere duyarlılık, Görsel çarpıtmalar, Uzaklaşan görüntü, artan detaylar, İşitsel Çarpıtmalar: zayıflayan sesler, güçlenen sesler, Gerçek dışılık ve rahatsız edici imgeler, Beden algısında değişiklik.

TSSB’yi Devam Ettiren Davranışsal Ve Bilişsel Faktörler Nelerdir?

Kişinin, düşüncelerini baskılamaya çalışması, belirtileri kontrol etmeye çalışması, güvenlik davranışları, olayı hatırlamamaya çalışma, alkol ve ilaç kullanma, daha önce hoşlanılan etkinliklerden kaçınma davranışları rahatsızlığın devamını sağlayabilir.

Travmatik Olay Sonrasında Travmatik Anıyı Hatırlamada Nasıl Sorunlar Yaşanır?

  • Kişi olayı istemli olarak hatırlamaya çalıştığında, tam olarak hatırlayıp sözelleştiremeyebilir.
  • Travmatik anı bazı zamanlarda istemsiz, girici olarak, canlı, belirli bir anlamdan yoksun bir şekilde hatırlanabilir.
  • Genellikle travmanın hemen öncesi ve en fazla duygusal yük taşıyan anının hemen sonrasına ait girici anılar görülebilir.
  • Yaşam devam ettiği halde travma dışı anı hatırlamada zorluk yaşanabilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunda Psikoterapi Nasıl Etkiler?

TSSB yaşayan çocuklarda OYUN TERAPİSİ, ergen ve yetişkinlerde BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ uygularız.

Yaşanan travma ile ilgili bastırılan duyguların açığa çıkmasını, unutulan ayrıntıların hatırlanarak eksik resmin tamamlanmasını ve travmanın KÖTÜ BİR ANIYA DÖNÜŞMESİ sağlanır.

Terapi bitiminde kişiler, daha sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürürler..

Anahtar Kelimeler: Travma, Travma ve Stres, Travma Bozukluğu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Osmaniye Psikolog, Osmaniyede Psikolog, Osmaniye Psikolojik Danışman

Güzide TÜRKYILMAZ

Uzm. Psikolojik Danışman / Psikoterapist


Osmaniye’ de Psikolog

18 yılı aşkın süredir alanında aktif bir şekilde hizmet veren, Uzman Psikolojik Danışman Güzide TÜRKYILMAZ; çocuk, ergen ve yetişkinlerde Ruh Sağlığı Hizmetleri ve Psikolojik Danışmanlık alanındaki profesyonel çalışmalarını Ankara’dan Osmaniye’ye getirmiş olmanın mutluluğunu yaşamaktadır.

Her Hakkı Saklıdır. GebzeSoft 2018

mobil-telefon mobil-whatsapp